İyi ki kitaplar var...

İyi ki kitaplar var...

23 Ocak 2015 Cuma

Tezer Özlü - Yaşamın Ucuna Yolculuk


Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Sayfa Sayısı: 125

Puanım: 6/10


Merhaba.

Tezer Özlü’den okuduğum ikinci kitap olan Yaşamın Ucuna Yolculuk bir anı kitabı dersek hata etmiş olmayız sanırım. Önce kitapla ilgili ufak bilgileri vereyim. Kitap aslında bir çeviri eser. Tezer Özlü’nün Almanca yazdığı Auf den Spuren eines Selbstmords (Bir İntiharın İzinde ) kitabı yine Tezer Özlü tarafından Türkçe'ye çevrilerek edebiyat dünyasına sunulmuş. On bölüme ayrılan kitabın bölük pörçük bir anlatımı var. Cümleler çok kısa tutulmuş. Ve genel olarak Cesare Pavese’den alıntıların yer aldığı bir eser. Kitaba girmeden evvel Cesare Pavese’den ve onun intihar eğiliminden bahsetmek gerekiyor bence. Çünkü Tezer Özlü Pavese’ye fazlasıyla hayran. Yine muhtelif yerlerden bulabildiklerimiz kadarıyla Pavese’den bahsedelim.



              
Cesare Pavese, İtalyan bir edebiyatçı. Şiir, roman ve öykü türünde eserler verip çeviri de yapmış. Sürekli olarak intihar eğiliminde olan yazar 26 Ağustos 1950 günü 21 tane uyku hapı alarak yaşamına son vermiş. Ve 18 Ağustos günü günlüğüne yazdığı şu ifadeler gösteriyor ki artık yaşam onun için dayanılmaz bir hal almıştır. 
O ifadeler şu şekilde.

''Sözler değil. Eylem. Artık Yazmayacağım.''

Tezer Özlü’nün sürekli olarak alıntılarını paylaştığı yazar böyle biri işte. Ve bu karamsar insan Tezer Özlü’yü o kadar etkilemiş ki Tezer Özlü sürekli bir intihar vurgusu yapıyor bu eserde. Ki Tezer Özlü’nün hayatını araştırmış olanlar bileceklerdir ki Tezer Özlü intihar girişiminde bulunmuştur.

Kitaba geçersek, dediğim gibi kitap on bölümden oluşuyor. Biz bu on bölümü üç alt başlık altında toplarsak daha kolay bir anlatım olur gibime geliyor.

Kitapta ilk olarak bir seyahat havası ve Cesare Pavese etkisi var. –Pavese’nin etkisi tüm kitap boyunca devam ediyor- İkinci olarak topluma bir başkaldırı, onun bireyi belli kurallara dayatan özelliklerine bir eleştiri. Son olarak da tüm kitabın genel hikayesi konumunda yer alan Pavese’nin intihar ettiği şehir olan Torino’ya yaptığı yolculuk ve orada yaşadıkları.

Kitabın başında mekân Almanya. Genel olarak Berlin kenti. Kitap Tezer Özlü’nün yaşamında da olduğu gibi Pavese’nin müthiş etkisi ile geçiyor. Tezer Özlü, Pavese’nin alıntılarını yazıp onları yorumluyor sanki. Kendi hayatı ve gördükleri ışığında. İlk başta çok karışık geldi bu durum bana. Zaten yazılanlar ve yazım şeklinden ötürü karmaşık olan cümleler, bu alıntılar ile daha da karışık hale geldi benim için. Ama sonradan alışıyorsunuz. Ne kadar doğru olur bilemem ama Tezer Özlü kendisini Cesare Pavese ile özdeşleştirmiş. Tezer’de Pavese gibi hayattan nefret ediyor. Toplumdan tiksiniyor. İlk bölümlerde sürekli bir seyahat durumu var. Tezer Özlü bu seyahatlerini aktarırken yine kısa cümleler ve kendi iç dünyasını aktaran cümleler paylaşıyor bizimle. Üslup bölük pörçük ve bir akıcılık yok. Tasvirler, betimlemeler sınırlı.

Topluma ve kurallarına bir başkaldırı var demiştim. Tezer Özlü topluma ve toplumun yaratığı normlara tüm kinini kusuyor. Gerçekten etkileyici şeyler söylüyor. Ve düşündürüyor. Farklı olan bireylere yaşamı daha mı zor kılıyor toplum? Tezer Özlü’nün o müthiş cümlelerini paylaşmak isterim.

‘’Sordukları zaman, bana ne iş yaptığımı, evli olup olmadığımı, kocamın ne iş yaptığını, ana babamın ne olduğunu sordukları zaman, ne gibi koşullarda yaşadığımı, yanıtlarımı nasıl memnunlukla onayladıklarını yüzlerinde okuyorum. Ve hepsine haykırmak istiyorum. Onayladığınız yanıtlar yalnız bir yüzey, benim gerçeğimle bağdaşmayan bir yüzey. Ne düzenli bir iş, ne iyi bir konut, ne sizin "medeni durum" dediğiniz durumsuzluk, ne de başarılı bir birey olmak ya da sayılmak benim gerçeğim değil. Bu kolay olgulara, siz bu düzeni böylesine saptadığınız için ben de eriştim. Hem de hiçbir çaba harcamadan. Belki de hiç istediğim gibi çalışmadan. İstediğiniz düzeye erişmek o denli kolay ki... Ama insanın gerçek yeteneğini, tüm yaşamını, kanını, aklını, varoluşunu verdiği iç dünyasının olgularının sizler için hiçbir değeri yok ki... Bırakıyorsun insan onları kendisiyle birlikte gömsün. Ama hayır, hiç değilse susarak hepsini yüzünüze haykırmak istiyorum. Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla hiç bağdaşan yönüm yok. Aranızda dolaşmak için giyiniyorum. Hem de iyi giyiniyorum. İyi giyinene iyi yer verdiğiniz için. Aranızda dolaşmak için çalışıyorum. İstediğimi çalışmama izin vermediğiniz için. İçgüdülerimi hiçbir işte uygulamama izin vermediğiniz için. Hiçbir çaba harcamadan bunları yapabiliyorum, bir şey yapıldı sanıyorsunuz. Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım. Şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs ya da tren istasyonuna, hangi havaalanı ya da hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka her şey olduğumu duyuyorum.’’





Kitabı üç ana başlık ışığında yorumlayacağım demiştim ama arada bir İtalya anısı yer alıyor ondan da bahsedeyim az biraz.


Tezer Özlü’nün İtalya’da sevdiği bir yazarın -Italo Svevo- kızı ile tanışıp ondan babasını dinlediği kısımlar gayet keyifli. Hem okuyan için hem de Tezer Özlü için keyifli. Çünkü Tezer Özlü’nün kitabın başından beri kurduğu ifadelerin hiçbiri bu İtalya anılarını anlattığı kadar sakin ve ılımlı değildi. Genel olarak depresif bir havada yazılan yazılar burada durulmuş. Son olarak da Cesare Pavese’nin intihar ettiği kente geliyor Tezer Özlü. Onun dolaştığı caddelerden yürüyor. Onun kaldığı otelde kalıyor. Hatta orada kısa bir ilişki bile yaşıyor.


Şimdi kitap bunlardan oluşuyor. Ama içime sinmeyen bir şey var. Tezer Özlü'nün bu yazdıklarını yaşadığı zaman dilimi 1980’ler. Yani Türkiye için kıyım ve acının hüküm sürdüğü yıllar. Zulmün ejderha gibi olduğu yıllar. O sıralarda Tezer Özlü’nün Türkiye sınırları içerisinde bulunmamasına sevindim bir insan olarak. Ama şunu kabullenemiyorum. Kitapta Kore Savaşı’nda ölen Türk askerlerinden bahsediyor ve diyor ki ‘güzel ülkemin insanları’. Pardon da güzel ülkem derken? O yıllarda Türkiye’de bile değilken –yine söylüyorum iyi ki değilmiş- nasıl oluyor da Türkiye’de ki baskıcı toplum yapısını sertçe eleştirip güzel ülkemin insanları denebilir. -yapılan eleştiriler çok doğru olsa da- Sen bu toplum içinde yaşamıyorsun ki? Bu toplumu eleştirip, beni bazı şeylere zorladınız deyip yabancı bir ülkede bulunmak ne kadar samimi? İnsanlar o dönem şehir bile değiştiremezken rahatça ülke değiştirmek ve buna rağmen 'ölmek istiyorum' demek. Bu bana battı. Rahatsız etti. Eğer ki gerçek bir aydınsan söylemlerinle eylemlerinin de bir olması gerekmiyor mu? Yani sert olmayıp yumuşak olayım diyorum ama olmuyor. Olmadı yani.
Tezer Özlü’nün yaradılıştan gelen farklı özellikleri, farklı bir düşünce yapısı olabilir. Ama bazı şeyleri eleştirebilmek için o toplumun içinde olmak gerekiyor diye düşünüyorum. Dışarıdan söz söylemesi kolay gibi geliyor bana. Tıpkı şu an benim yaptığım gibi. Ama bu durumdan rahatsız olduğum için belirtmek ihtiyacı hissediyorum. O sebeple ‘güzel ülkem’ ifadesini ve Türkiye’deki toplumsal düzeni eleştiren kısımları çok beğenmeme rağmen samimi bulmadım. Çünkü bu şekilde yapılan şey ‘tatlı su solculuğu, tatlı su hümanistliğinden' başka bir şey olmaz bana göre. Zaten kitabı düşük bir puanla değerlendirme sebebim de budur. 


Benim bu kitapla ilgili söyleyebileceklerim bunlar. Tezer Özlü’yü sert bir biçimde yermek ne kadar haddime bilemiyorum ama...

Herkese keyifli okumalar!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder